“KESK’in düzenleyeceği 4+4+4 mitingi için Ankara’ya gitmek üzere İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde toplanan 500 kişilik topluluk, evraklarının eksik olduğu gerekçesiyle polis tarafından engellendi. Yolu kapatarak yürüyüşe başlayan topluluk polis engeliyle karşılaşınca arbede yaşandı.” (kaynak: orcunyol)

0 notes

“Wall Street işgalini kesinlikle beklemiyordum. Nasıl bekleyebilirdim ki? Piyasalar 2008’de çöktü, o zaman bir tepki beklemek makul olurdu, ama o zaman da sessizlik inanılmazdı. Bunda biraz da Cumhuriyetçilerin ironik bir şekilde Obama’nın gerçek yüzünü ortaya çıkarmalarının payı da var. İnsanlar bir süre beyhude yere Obama’nın tişörtünü çıkarıp süpermene dönüşmesini bekledi. Sonra satıldıklarını fark ettiler. Sadece sendikalarda ufak hareketlenmeler vardı. Belki “İşgal”i önceleyen en önemli olay Wisconsin hareketidir. Merkezinde kamu sendikası varmış gibi gözükse de, aslında sıradan vatandaşlar uzun bir aradan sonra ilk defa orada sokağa çıktılar. Asıl mesele sendikalı işgücünün zayıflatılması, kırılganlaştırılması, esnekleştirilmesiydi. Ama mesela benim de üye olduğum bir mail grubundan üç çocuklu bir kadın ve onun binlerce benzeri Wisconsin’e akın etti. Tam da krizin ortasında elimizde kalan tek tük taban örgütlerinden birinin, bir sendikanın işlevsizleştirilmesi insanları çileden çıkardı. Protestoya katılanların, valiliğin kapısına dayananların büyük kısmı hayatlarında sendikalı olmamıştı. Masabaşı entelektüelleri hala sorunun sendikalarda olduğunu düşünebilir. Biraz üstlerine giderseniz hemen başlarlar: “Yöneticiler kötü, hiyerarşik bir yapı var falan filan…” Oysa bugün ABD’de örgütlü işçi oranı yüzde 7. Bunun yüzde 50 olduğu zamanları düşünün. Şimdi eski sendikalılar genç kuşak prekaryalarla pek ilgilenmiyor, emeklilik hakları için onları yarı yolda bırakabiliyorlar. O yüzden bazı sendikalar çifte standartlı iş sözleşmelerine ses çıkarmıyor. Fransa’da, 2006’da Genel Emek Konfederasyonu CGT’ye karşı bir gençlik yürüyüşüne katılmıştım. Ama o yürüyüşte bir sürü radikal sendika da vardı. Mesele “sendika” değil. Ayrıca, öğrencilerin öfkesinin en büyük nedenlerinden biri “barınma sorunu”ydu. “Nerede yaşayacağız allah aşkına” diye haykırıyorlardı. Avrupa’da, özellikle İspanya ve İtalya’da gençler hala aileleriyle yaşayabiliyor. ABD’de, ne kadar kriz olursa olsun, insanlar bunu kabullenemiyor. Çocuğunuz 24 yaşında, üniversiteyi bitirmiş, çat kapı eve dönüyor. Belki ABD’liler zamanla bunu kabul edebilir, ama kuşkusuz bir yenilgi hissi de beraberinde gelecektir. Gençlerin çoğunun araba almak, emekli olmak falan gibi dertleri yok; prekarya nesli böyle bir şey. Wisconsin o yüzden benim için çok esinlendiriciydi. ABD’de 1930’lardan beri işçi hareketi Wisconsin’deki kadar tabana inmemişti; gittiler, valiliğin önünde haftalarca oturdular, bir sürü komite kuruldu, el kitapları yazıldı. Oradan da Wall Street’e sıçrandı. İnsanlar Wisconsin valisi Scott Walker’a duydukları öfkeyi genelleştirdi. Tabii bunda Walker’ın, ABD’nin en zengin ailelerinden Koch biraderlerin perde arkasından verdiği destekle toplu sözleşme hakkını gasp edecek kanunu hazırladığının ortaya çıkmasının da payı var. Koch’lar bir sürü siyasetçiyi fonluyor. Liberal ekonomist Nouriel Roubini gibiler bile artık “ABD’nin orta sınıfları yok ederek kendi kuyusunu kazdığını” söylemeye başladı. Bir yandan da hala Wall Street’teki gençlere “kendinizi şirketlere daha iyi pazarlamak için bu fırsatı daha iyi değerlendirin” diye seslenen firmalar da var.”

12. İstanbul Bienali’ne yukarıda örnekleri görülen “Savaşı Eve Getirmek” adlı seri kolajlarıyla katılan Martha Rosler ile Pelin Tan ve Ulus Atayurt’ın Bir+Bir dergisi için yaptığı söyleşiden.

5 notes

“Türkiye’nin doğusunda yaklaşık 20 yıldan fazla süren Türk-Kürt çatışmalarının sonucunda topraklarından zorunlu olarak göç eden ve ülkenin diğer ucuna gelerek hayata yeniden tutunmaya çalışan Kürtlerin İstanbul’da midye satarak verdikleri yaşam mücadelesi “Dipteki Hayatlar“ın konusu. Gökyüzünün daha aydınlanmadığı saatlerde Kumkapı’dan tekne denize açılıyor. Midyenin, meşhur büfelere, lüks balık lokantalarına ve Mardinlilerin tezgâhına uzanan yolculuğu Boğaz’ın kıyılarında başlıyor. Şehmuz 1996’da İstanbul’a gelmiş, yaklaşık 13 senedir midye işiyle uğraşıyor. “Zaten genelde bizim Mardinliler bu işi yapar” diyor ve devam ediyor “Türkiye distribütörlüğü bizim elimizdedir. Zamanında bizim akrabalar gelmiş, bu işi yapmaya başlamış, herkes birbirinin tanıdığını çağırmış. Bizden önce Ermeniler yapıyordu. Onlardan sonra bize kalmış bu meslek.” (kaynak: ruhumbaykus)

6 notes

31 Ocak 2008 tarihinde Davutpaşa’daki bir işçi atölyesinde meydana gelen patlamada 21 kişi hayatını kaybetmişti. Patlamada sorumluluğu olanlar hala hesap vermiş değil. “Hukuk devletinde yaşadığımızı söylüyoruz. Danıştay’dan Zeytinburnu Belediye Başkanı’nın yargılanması için karar çıkartmayı başardık, ama savcı hızla, savunma almadan Başkan hakkında takipsizlik kararı verdi. Sorumluların yargılanması için dört yıldır koşturuyoruz, daha da koşturmaya devam edeceğiz.”

Davutpaşa katliamı: Bir kapitalizm hikayesi

10 notes

“Kot kumlama, bir işçinin daha yaşamına neden oldu. Kot kumlama işi yapan  işçilerde görülen silikozis hastalığına yakalanan Ali Rıza Eldemir, dün  hayatını kaybetti. 2000 ile 2005 yılları arasında Esenyurt ve Gaziosmanpaşa’daki merdiven  altı atölyelerde kumlama işi yapan Eldemir, 2009 yılında silikozis  hastalığına yakalandığını öğrendi. Eldemir, 2 yıldır Muş, Diyarbakır,  Elazığ ve son olarak da Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesinde tedavi  görüyordu Eldemir, kot kumlama işine başladıktan sonra akrabası Ömer Sevinç ve  Mehmet Eser ile sekiz kadar köylüsüne de bu sektörde iş ayarladı.   Eldemir’in amcası Baki Eldemir, köylerinde 10-12 kadar silikozis  hastasının bulunduğunu ifade etti. Yeğeniyle birlikte kot taşlama işi yapan akrabaları Ömer Sevinç ve  Mehmet Boz’un da ağır hasta olduğunu anlatan Eldemir, “Bunlar aynı  köylü. Beraber çalışmışlar. Ali Rıza evliydi. Çocuğu yoktu. İki senedir  hastaydı. Memlekette yaşıyordu. Tüple yaşıyordu bir senedir. Maaş da  bağlanmadı. Sigortası olmadığı için kimse sahip çıkmadı” dedi. İstanbul Sağlık Hastanesi’nden silikozis hastalığına yakalandığına dair  rapor alan Ali Rıza Eldemir, 18 Mayıs 2010 tarihli Evrensel Gazetesi’nde  çıkan haberde sağlıksız iş koşullarına rağmen devlet tarafından  işyerinin denetlenmediğini belirtmişti. Eldemir, “İşyeri denetlenmeye  geldiğinde ya bizi dışarı çıkarırlardı ya da memurlar yazıhaneye  alınırdı. Ve hiçbir yere bakmadan kimseyle konuşmadan giderlerdi.  Aslında patronlarımız üç kuruş fazla kazanmak için bizi bile bile ölüme  gönderdi. Çünkü onların bu hastalıktan haberleri vardı. Onun için biz  hastalanırken bizim başka doktora ve hastaneye gitmemiz engelleniyordu”  diye konuşmuştu.” (kaynak: evrensel)

“Kot kumlama, bir işçinin daha yaşamına neden oldu. Kot kumlama işi yapan işçilerde görülen silikozis hastalığına yakalanan Ali Rıza Eldemir, dün hayatını kaybetti. 2000 ile 2005 yılları arasında Esenyurt ve Gaziosmanpaşa’daki merdiven altı atölyelerde kumlama işi yapan Eldemir, 2009 yılında silikozis hastalığına yakalandığını öğrendi. Eldemir, 2 yıldır Muş, Diyarbakır, Elazığ ve son olarak da Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesinde tedavi görüyordu Eldemir, kot kumlama işine başladıktan sonra akrabası Ömer Sevinç ve Mehmet Eser ile sekiz kadar köylüsüne de bu sektörde iş ayarladı.  Eldemir’in amcası Baki Eldemir, köylerinde 10-12 kadar silikozis hastasının bulunduğunu ifade etti. Yeğeniyle birlikte kot taşlama işi yapan akrabaları Ömer Sevinç ve Mehmet Boz’un da ağır hasta olduğunu anlatan Eldemir, “Bunlar aynı köylü. Beraber çalışmışlar. Ali Rıza evliydi. Çocuğu yoktu. İki senedir hastaydı. Memlekette yaşıyordu. Tüple yaşıyordu bir senedir. Maaş da bağlanmadı. Sigortası olmadığı için kimse sahip çıkmadı” dedi. İstanbul Sağlık Hastanesi’nden silikozis hastalığına yakalandığına dair rapor alan Ali Rıza Eldemir, 18 Mayıs 2010 tarihli Evrensel Gazetesi’nde çıkan haberde sağlıksız iş koşullarına rağmen devlet tarafından işyerinin denetlenmediğini belirtmişti. Eldemir, “İşyeri denetlenmeye geldiğinde ya bizi dışarı çıkarırlardı ya da memurlar yazıhaneye alınırdı. Ve hiçbir yere bakmadan kimseyle konuşmadan giderlerdi. Aslında patronlarımız üç kuruş fazla kazanmak için bizi bile bile ölüme gönderdi. Çünkü onların bu hastalıktan haberleri vardı. Onun için biz hastalanırken bizim başka doktora ve hastaneye gitmemiz engelleniyordu” diye konuşmuştu.” (kaynak: evrensel)

5 notes

“Savranoğlu ve Kampana Deri işçilerinin sendikalaşma mücadelesi devam ediyor. İşverenin, sendikalaşmayı engellemek için Savranoğlu Deri’yi kapatıp işçileri Kampana Deri’de çalışmaya çağırması üzerine, ailelerini İzmir’de bırakıp İstanbul’a gelen işçilere bir darbe de Kaymakamlıktan geldi. İstanbul’a gelen işçilerin barınma ihtiyacının karşılanması talebiyle Deri-İş Sendikası yetkililerinin Tuzla Kaymakamlığıyla yaptığı görüşmeden beklenen sonuç çıkmadı. İşçilerin fabrika çevresindeki çevik kuvvet ekiplerinin çekilmesi talebi de güvenlik gerekçesiyle karşılıksız bırakıldı. İzmir’den gelen işçilerden Şerefi Danacı, “Ben İstanbullu oldum artık. Çoçuklarım okula gidiyor ama yarıyıl tatilinde buraya getireceğim. Patron istedigi oyunu oynasın, biz bu oyunlara gelmeyecegiz. Meclis de, Anayasa da işçileri önemsemiyor; önemseseydi, ben çoçuklarımdan, ailemden ayrı kalmazdım.” diye konuştu. Direnişteki Kampana işçilerinden Serkan Bahadır, yetkili kurumların bu kadar olaydan sonra bile işyerini denetlemediğini ve iş kazalarının devam ettiğini, hiçbir önlem alınmadığını ifade etti. 19 yaşındaki Bahar Aslan ise dört gündür perişan halde olmalarına rağmen, hiçbir yetkilinin yardımcı olmamasına tepki gösterdi. İşçilerden Süleyman Aktepe insanca yaşamak için sendikalı olduğunu belirterek, “Bu ülkede demokrasi yok, çalışma koşullarımız ortada, bir insan nasıl olur da işçilere bu kadar zulüm etmeyi göze alabilir? Çocuklarımız için, geleceğimiz için, sendikal haklarımız için bu mücadeleyi sonuna kadar götüreceğiz” diye konuştu.” (kaynak: evrensel)“Sevim Özcan ve eşi yılardır Savranoğlu Deri fabrikasında çalışıyorlardı. 38 işçi arkadaşıyla birlikte Tuzla’daki Kampana Deri fabrikasına gönderildiler. Pazartesi İstanbul’a gelen Özcan ve arkadaşları ilk gün patron barınacak yer vermediği için fabrikadan çıkmayacaklarını belirterek geceyi fabrikada geçirme kararı aldılar. İkinci gün diğer işçilerin evinde kaldılar. İstanbul’daki üçüncü gününde kolunu makineye kaptıran Sevim Özcan, arkadaşlarının yardımı ile kazayı ucuz atlattı. Fabrikada çalışmaya başladıktan sonra astım hastalığına yakalanan Özcan, yaşadığı bütün bu zorluklara rağmen sendika hakkı için verdiği mücadeleyi bırakmak niyetinde değil. “Aynı fabrikada çalışırken eşimle tanıştım.  Çocuğumuz olmuyordu sonra bir öğrendik fabrikada kullanılan kimyasal maddeler kısırlığa neden olabiliyor. Uzun süre tedavi olduktan sonra çocuğum oldu. Bunun dışında birçok arkadaşımızın yaşadığı ortak bir hastalık var: Astım. Silikozis hastaları da var. Çalışma koşullarımız çok ağırdı. Özelikle biz kadınlar hem ağır iş yapıyoruz, hem gece yarılarına kadar çalışıyoruz. […] Arkadaşlarıma sendikama güveniyorum. Ben söz verdim mi mutlaka yaparım. Rusya’da bizim patronun mağazaları var. Bizi oraya bile sürse yine giderim. Benim küçük kızım annesinden, babasından ayrı kalmayı hak etmedi. Babasına çok düşkündür, onsuz duramaz. Annem arıyor, hep ağlıyormuş. Bu acıyı bize yaşatanlar haklı olamazlar. İzmir’den yola çıkarken ‘İş ekmek özgürlük’ sloganı atarak otobüslere bindik. Bunları kazanmadan mücadeleden vazgeçmem.” (kaynak: evrensel)

“Savranoğlu ve Kampana Deri işçilerinin sendikalaşma mücadelesi devam ediyor. İşverenin, sendikalaşmayı engellemek için Savranoğlu Deri’yi kapatıp işçileri Kampana Deri’de çalışmaya çağırması üzerine, ailelerini İzmir’de bırakıp İstanbul’a gelen işçilere bir darbe de Kaymakamlıktan geldi. İstanbul’a gelen işçilerin barınma ihtiyacının karşılanması talebiyle Deri-İş Sendikası yetkililerinin Tuzla Kaymakamlığıyla yaptığı görüşmeden beklenen sonuç çıkmadı. İşçilerin fabrika çevresindeki çevik kuvvet ekiplerinin çekilmesi talebi de güvenlik gerekçesiyle karşılıksız bırakıldı. İzmir’den gelen işçilerden Şerefi Danacı, “Ben İstanbullu oldum artık. Çoçuklarım okula gidiyor ama yarıyıl tatilinde buraya getireceğim. Patron istedigi oyunu oynasın, biz bu oyunlara gelmeyecegiz. Meclis de, Anayasa da işçileri önemsemiyor; önemseseydi, ben çoçuklarımdan, ailemden ayrı kalmazdım.” diye konuştu. Direnişteki Kampana işçilerinden Serkan Bahadır, yetkili kurumların bu kadar olaydan sonra bile işyerini denetlemediğini ve iş kazalarının devam ettiğini, hiçbir önlem alınmadığını ifade etti. 19 yaşındaki Bahar Aslan ise dört gündür perişan halde olmalarına rağmen, hiçbir yetkilinin yardımcı olmamasına tepki gösterdi. İşçilerden Süleyman Aktepe insanca yaşamak için sendikalı olduğunu belirterek, “Bu ülkede demokrasi yok, çalışma koşullarımız ortada, bir insan nasıl olur da işçilere bu kadar zulüm etmeyi göze alabilir? Çocuklarımız için, geleceğimiz için, sendikal haklarımız için bu mücadeleyi sonuna kadar götüreceğiz” diye konuştu.” (kaynak: evrensel)

“Sevim Özcan ve eşi yılardır Savranoğlu Deri fabrikasında çalışıyorlardı. 38 işçi arkadaşıyla birlikte Tuzla’daki Kampana Deri fabrikasına gönderildiler. Pazartesi İstanbul’a gelen Özcan ve arkadaşları ilk gün patron barınacak yer vermediği için fabrikadan çıkmayacaklarını belirterek geceyi fabrikada geçirme kararı aldılar. İkinci gün diğer işçilerin evinde kaldılar. İstanbul’daki üçüncü gününde kolunu makineye kaptıran Sevim Özcan, arkadaşlarının yardımı ile kazayı ucuz atlattı. Fabrikada çalışmaya başladıktan sonra astım hastalığına yakalanan Özcan, yaşadığı bütün bu zorluklara rağmen sendika hakkı için verdiği mücadeleyi bırakmak niyetinde değil. “Aynı fabrikada çalışırken eşimle tanıştım.  Çocuğumuz olmuyordu sonra bir öğrendik fabrikada kullanılan kimyasal maddeler kısırlığa neden olabiliyor. Uzun süre tedavi olduktan sonra çocuğum oldu. Bunun dışında birçok arkadaşımızın yaşadığı ortak bir hastalık var: Astım. Silikozis hastaları da var. Çalışma koşullarımız çok ağırdı. Özelikle biz kadınlar hem ağır iş yapıyoruz, hem gece yarılarına kadar çalışıyoruz. […] Arkadaşlarıma sendikama güveniyorum. Ben söz verdim mi mutlaka yaparım. Rusya’da bizim patronun mağazaları var. Bizi oraya bile sürse yine giderim. Benim küçük kızım annesinden, babasından ayrı kalmayı hak etmedi. Babasına çok düşkündür, onsuz duramaz. Annem arıyor, hep ağlıyormuş. Bu acıyı bize yaşatanlar haklı olamazlar. İzmir’den yola çıkarken ‘İş ekmek özgürlük’ sloganı atarak otobüslere bindik. Bunları kazanmadan mücadeleden vazgeçmem.” (kaynak: evrensel)

0 notes

“Memleketin çalışma hayatından başkaca bir sorun yok. Tek ve en önemli sorun işveren tarafından “zaten ödenmeyen kıdem tazminatının” bir an evvel kaldırılarak “kahrolasıca tazminatçılar” yüzünden fabrika kapılarında iş bekleyen milyonların işe kavuşturulması. Yani iş kazaları mesela hiç sorun değil. Çünkü o kazalar başkaca bir nedenden değil, “meslek hastalıklarına karşı çok duyarlı bir toplum değiliz. Biz ülke ve insan olarak iş güvenliği konusunda sağlığımızı ve hayatımızı önemseyen bir toplum değiliz” ondan oluyor. Tekstil hazır giyim sektöründe, günlük 11 saat olan çalışma süresini ikiye katlayan işçiler. Yirmi dört saati bulan çalışma süreleri içinde makinelerin altında ve kartonların üzerindeki birer saatlik “şekerleme”ler. Sonra, makine başında “hafif” dalıp elini dikmesi işçinin. Ütüyle elini basması. Makası düşürüp ayağına saplaması. Kumaşı biçeyim derken hızarla elini doğraması. “Sadece.. eylül ayında kadın, erkek ve çocuk 619 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur meslek hastalığına yakalanma, kaza sonucu yaralanma ve zehirlenmeye maruz kalmış ve kadın, erkek 60 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur hayatını kaybetmiş”. Bir de şu kayıtlarda mevcut bulunmayan işyerleri gibi, tozlu tozlu yerlerde çalışıp patır patır ölen kot kumlama işçileri var, tersanelerde gemi gövdelerinden düşüveren işçiler. Patlayıveren yerlerde yanıveren canlar. İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin uygulanması ve denetimi gibi işler gayet gereksiz aslında. […] Şimdi bi kıdem tazminatı fonu kuracaklar. Çalışma Bakanımız Faruk Çelik müjdeyi de verdi: Artık bir yılı dolmadan işten çıkarılacak işçi de kıdem tazminatını alacak. Eh bu şartlar altında değil bir yılı iki ayı dolduran işçi bulunamayacağına göre. Çok mantıklı bir düzenleme. Ancak ufak kuşa çevirmeler var tabii yeni düzenlemede haliyle. İşçilerin işverenin bildirdiği ücretten değil, gerçek ücretleri üzerinden kıdem tazminatı alabilmesi uygulamasının olanaksız hale gelmesi, kıdem tazminatı hak etme durumlarını azalması vs gibi. Ufak bir ayrıntı olarak da bu fonun geleceğinin tamamen belirsiz olma durumu var. Hani şu Tasarrufu Teşvik Fonu, Konut Edindirme Yardımı Fonu yahut İşsizlik Sigortası Fonu gibi ham hum şaralop, hokus pokus taktiği ile bir bakmışsınız Kıdem Tazminatı Fonu ortada yok. Olur mu olur.”Bilge Seçkin Çetinkaya’nın BirGün’deki ‘Kıdem tazminatı ve biz yeşil kurbağalar’ başlıklı yazısından.

“Memleketin çalışma hayatından başkaca bir sorun yok. Tek ve en önemli sorun işveren tarafından “zaten ödenmeyen kıdem tazminatının” bir an evvel kaldırılarak “kahrolasıca tazminatçılar” yüzünden fabrika kapılarında iş bekleyen milyonların işe kavuşturulması. Yani iş kazaları mesela hiç sorun değil. Çünkü o kazalar başkaca bir nedenden değil, “meslek hastalıklarına karşı çok duyarlı bir toplum değiliz. Biz ülke ve insan olarak iş güvenliği konusunda sağlığımızı ve hayatımızı önemseyen bir toplum değiliz” ondan oluyor. Tekstil hazır giyim sektöründe, günlük 11 saat olan çalışma süresini ikiye katlayan işçiler. Yirmi dört saati bulan çalışma süreleri içinde makinelerin altında ve kartonların üzerindeki birer saatlik “şekerleme”ler. Sonra, makine başında “hafif” dalıp elini dikmesi işçinin. Ütüyle elini basması. Makası düşürüp ayağına saplaması. Kumaşı biçeyim derken hızarla elini doğraması. “Sadece.. eylül ayında kadın, erkek ve çocuk 619 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur meslek hastalığına yakalanma, kaza sonucu yaralanma ve zehirlenmeye maruz kalmış ve kadın, erkek 60 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur hayatını kaybetmiş”. Bir de şu kayıtlarda mevcut bulunmayan işyerleri gibi, tozlu tozlu yerlerde çalışıp patır patır ölen kot kumlama işçileri var, tersanelerde gemi gövdelerinden düşüveren işçiler. Patlayıveren yerlerde yanıveren canlar. İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin uygulanması ve denetimi gibi işler gayet gereksiz aslında. […] Şimdi bi kıdem tazminatı fonu kuracaklar. Çalışma Bakanımız Faruk Çelik müjdeyi de verdi: Artık bir yılı dolmadan işten çıkarılacak işçi de kıdem tazminatını alacak. Eh bu şartlar altında değil bir yılı iki ayı dolduran işçi bulunamayacağına göre. Çok mantıklı bir düzenleme. Ancak ufak kuşa çevirmeler var tabii yeni düzenlemede haliyle. İşçilerin işverenin bildirdiği ücretten değil, gerçek ücretleri üzerinden kıdem tazminatı alabilmesi uygulamasının olanaksız hale gelmesi, kıdem tazminatı hak etme durumlarını azalması vs gibi. Ufak bir ayrıntı olarak da bu fonun geleceğinin tamamen belirsiz olma durumu var. Hani şu Tasarrufu Teşvik Fonu, Konut Edindirme Yardımı Fonu yahut İşsizlik Sigortası Fonu gibi ham hum şaralop, hokus pokus taktiği ile bir bakmışsınız Kıdem Tazminatı Fonu ortada yok. Olur mu olur.”

Bilge Seçkin Çetinkaya’nın BirGün’deki ‘Kıdem tazminatı ve biz yeşil kurbağalar’ başlıklı yazısından.

0 notes

“Edirne Giyim Sanayi fabrikasında 14 yıldır çalışan Sevim Ekin’in 17 aylık bebeği, Ekin sendikalı olduğu için kreşe kabul edilmiyor. Bu durumu protesto eden Edirneli kadınlar önceki gün eylem yaptı. Edirne Kent Konseyi Kadın Meclisi adına konuşan Şahide Ağaoğlu, insan ve çocuk haklarına aykırı olan bu konu ile ilgili Kadın Meclisi tarafından işyeri yetkililerine sorunun çözümü için mektup gönderildiğini, fabrika yetkililerinin talebi üzerine yüz yüze yapılan görüşme sonucunda da çözüme yönelik bir gelişme olmadığını belirtti. Ağaoğlu, “Bu ve buna benzer uygulamalarla ‘mobbing’ yapılmakta, çalışan kadınlar istifaya zorlanarak iş hayatından uzaklaştırılmaktadır” dedi. Bir çok fabrikada yasal zorunluluk olmasına rağmen kreş açılmadığına da değinen Ağaoğlu, “4857 sayılı İş Kanununun 88’inci maddesi gereğince; yaşları ve medeni halleri ne olursa olsun, 150 den çok kadın işçi çalıştırılan işyerlerinde, 0-6 yaşındaki çocukların bırakılması ve bakılması, emziren işçilerin çocuklarını emzirmeleri için işveren tarafından, çalışma yerlerinden ayrı ve işyerine yakın bir kreş açılması zorunludur. Biz Kadın Meclisi olarak sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yaşamın her alanında kadının yer alması gerektiği bilincindeyiz. Bu bilinç ve farkındalıkla bütün kadınları yan yana durmaya ve mücadeleye çağırıyoruz” dedi.” (kaynak: evrensel)“Süreç İstanbul Tuzla’da Kampana deri işçilerinin örgütlenmesiyle başlıyor ve patron sendikalı 16 işçiyi işten çıkarıyor. Bunun ardından başlayan direnişe karşı ise üretimi İzmir’deki fabrikaya kaydırıyor. Bunun üzerine sendikanın Savranoğlu’ndaki örgütlenme çalışmaları sonuç veriyor ve burada 3 ayrı firmada sendika yetkiyi devralıyor. Patron bunun ardından fabrikada üretimi durduruyor ve işçilere iki seçenek sunuyor; ‘Ya İstanbul Tuzla’daki fabrikaya gider çalışırsınız ya da tazminatınızı alır işten çıkarsınız’ diyor. Sendikadan ve haklarından vazgeçmeyeceklerini belirten 38 işçi İzmir’den 2 Ekim Pazar akşamı bu sefer Kampana’da çalışmak için yola çıkıyor. Deri İş Sendikasının açıklamasına göre, patron saldırmaktan vazgeçmeyerek Savranoğlu Deri fabrikasını kiralamayı ve başka bir işveren üzerinden göstermeyi amaçlamakta ve bu şekilde sendikayı engelleme gayretlerini ise çekinmeden açıklamaya devam etmekte. İşveren İzmir’deki ustalarına uçak bileti alarak İstanbul’a getirttiğini belirten Deri İş Sendikası açıklamasında şöyle denildi “Ancak işçileri de çağıran işveren onlar için barınacak bir yer tahsis etmedi. İşçiler kendilerine yapılan ayrımcılığı protesto ederken kalacak yerleri olmadığı gerekçesiyle paydos saatinden sonra fabrikayı terk etmeme kararı aldılar.” (kaynak: soL.org)

“Edirne Giyim Sanayi fabrikasında 14 yıldır çalışan Sevim Ekin’in 17 aylık bebeği, Ekin sendikalı olduğu için kreşe kabul edilmiyor. Bu durumu protesto eden Edirneli kadınlar önceki gün eylem yaptı. Edirne Kent Konseyi Kadın Meclisi adına konuşan Şahide Ağaoğlu, insan ve çocuk haklarına aykırı olan bu konu ile ilgili Kadın Meclisi tarafından işyeri yetkililerine sorunun çözümü için mektup gönderildiğini, fabrika yetkililerinin talebi üzerine yüz yüze yapılan görüşme sonucunda da çözüme yönelik bir gelişme olmadığını belirtti. Ağaoğlu, “Bu ve buna benzer uygulamalarla ‘mobbing’ yapılmakta, çalışan kadınlar istifaya zorlanarak iş hayatından uzaklaştırılmaktadır” dedi. Bir çok fabrikada yasal zorunluluk olmasına rağmen kreş açılmadığına da değinen Ağaoğlu, “4857 sayılı İş Kanununun 88’inci maddesi gereğince; yaşları ve medeni halleri ne olursa olsun, 150 den çok kadın işçi çalıştırılan işyerlerinde, 0-6 yaşındaki çocukların bırakılması ve bakılması, emziren işçilerin çocuklarını emzirmeleri için işveren tarafından, çalışma yerlerinden ayrı ve işyerine yakın bir kreş açılması zorunludur. Biz Kadın Meclisi olarak sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yaşamın her alanında kadının yer alması gerektiği bilincindeyiz. Bu bilinç ve farkındalıkla bütün kadınları yan yana durmaya ve mücadeleye çağırıyoruz” dedi.” (kaynak: evrensel)

“Süreç İstanbul Tuzla’da Kampana deri işçilerinin örgütlenmesiyle başlıyor ve patron sendikalı 16 işçiyi işten çıkarıyor. Bunun ardından başlayan direnişe karşı ise üretimi İzmir’deki fabrikaya kaydırıyor. Bunun üzerine sendikanın Savranoğlu’ndaki örgütlenme çalışmaları sonuç veriyor ve burada 3 ayrı firmada sendika yetkiyi devralıyor. Patron bunun ardından fabrikada üretimi durduruyor ve işçilere iki seçenek sunuyor; ‘Ya İstanbul Tuzla’daki fabrikaya gider çalışırsınız ya da tazminatınızı alır işten çıkarsınız’ diyor. Sendikadan ve haklarından vazgeçmeyeceklerini belirten 38 işçi İzmir’den 2 Ekim Pazar akşamı bu sefer Kampana’da çalışmak için yola çıkıyor. Deri İş Sendikasının açıklamasına göre, patron saldırmaktan vazgeçmeyerek Savranoğlu Deri fabrikasını kiralamayı ve başka bir işveren üzerinden göstermeyi amaçlamakta ve bu şekilde sendikayı engelleme gayretlerini ise çekinmeden açıklamaya devam etmekte. İşveren İzmir’deki ustalarına uçak bileti alarak İstanbul’a getirttiğini belirten Deri İş Sendikası açıklamasında şöyle denildi “Ancak işçileri de çağıran işveren onlar için barınacak bir yer tahsis etmedi. İşçiler kendilerine yapılan ayrımcılığı protesto ederken kalacak yerleri olmadığı gerekçesiyle paydos saatinden sonra fabrikayı terk etmeme kararı aldılar.” (kaynak: soL.org)

0 notes

“İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Televizyon Haberciliği ve Programcılığı öğretim üyesi Ethem Özgüven’in hazırladığı Toz adlı film, silikozis hastalığını ve bu hastalığa yakalanan kot kumlama işçilerini anlatıyor. Belgeselde hiçbir önlem alınmadan kot kumlama işinde çalıştırılan işçilerin yaşadıkları anlatılıyor.” [via @baskahaber]

“Proteksan Turkuaz Tersanesinde iki işçinin daha meslek hastalığına yakalandığı için işten atıldığı ortaya çıktı. Yıllardır tersanede çalışan işçilerden Fatih Alkan ve Turgay Bakır silikozis hastalığına yakalandıkları için bir yıl önce işten atılmışlar. 30 yaşında ve bir çocuk babası olan Fatih Alkan, “Şu an tedavi olamıyorum, sosyal güvencem yok. Hiçbir hastaneye gidemedim, kaderimle baş başa kaldım. Meslek hastanesinden aldığım rapor benim ve ailemin hayatını karartı. Kirada oturuyorum şimdilerde bir çiğköfteci de çalışıyorum. Uzun yıllar tersanede çalıştım. Patronun tüm istediği işleri yapıyorduk, gece gündüz mesaiye kaldım, bizi tozsuz bir alanda çalıştırma imkanlarının olmasına rağmen bizden kurtulmak için ve bu işten sıyrılmak için hemen işten attılar” diye konuştu.” (kaynak: evrensel)

2 notes

“Kadın ve sendika deyince sorunlar ve engellerden çok yapıya bakmak gerektiğini düşünüyorum. Yapı, ayrımcı bir dili ve işleyişi yeniden üreterek sorunların devamını sağlıyor. Türkiye toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin belki de en yoğun yaşandığı ülkelerden birisi. Sendikaların bu yapı ile bir sorunları var mı? Gündemlerinde mi? Sendikalarda kadın sorunu deyince erkek sendikacıların alaycı gülümsemeleri bir yana, bu konudaki en büyük sorun, çıkarları ve sorunları kadın erkek olarak ayırmanın işçi sınıfını böleceği, sendika içinde kadınları marjinalleştireceğine ilişkin iyi niyetli(!) yargılardır. Birincisi işçi sınıfı homojen değildir. Sendikalar bunu görüyor aslında. Ancak hâlâ geleneksel sendikal paradigma, emek piyasasının baskın bir unsuruna dönüşmüş olan atipik çalışan işçileri ve grupları örgütlenme kapsamının dışında tutuyor. Bu, sendikal hareketin bugünkü zayıflamasının en önemli nedenidir. İkincisi bir süreç olarak dayanışma, işçi sınıfı içindeki farklılığı görmezden gelmeyi ya da dışarıda bırakmayı değil, bu farklılığı aşma çabasını ifade eder. Bu çaba ise farklılığı bastırmak yerine dahil etmek stratejisinden yararlanarak bir amaç birliği ve uyum yaratarak güç kazanmak anlamına gelir. Sermaye işçi sınıfının içindeki farklılıkları derinleştirmeye yönelik stratejiler izliyor. Sendikalar da bu farklılıkları yok sayarak veya görmezden gelerek sermayenin stratejisine hizmet ediyor. O halde diğer grupların olduğu gibi kadınlara özgü farklı çalışma koşulları, sorunları ve davranış biçimlerinin olduğunun kabul edilmesi öncelikli sorun. Genelde işçiler arasında özelde kadınlar arasında sendikalaşma oranının düşük olması da en temel sorunlardan birisi tabi ki. Ancak Türkiye’de sendikaların üyeleri, özellikle de kadın üyeler ile kurmuş olduğu ilişkinin bir o kadar sorunlu olduğu ortada. Oldukça merkezileşmiş ve bürokratikleşmiş bir iç örgütlenmeye sahip olan sendikalar, sendika içi demokrasiyi sağlayamamış, üyenin sendikaya yabancılaşmasına engel olamamışlar. Farklı çalışma koşullarına ve taleplere sahip grupların sendika içindeki temsilinin zayıf olması bu sorunun temel kaynağını oluşturuyor. Kadınlar söz konusu olunca temsiliyet en düşük düzeyde kalıyor. Kadınların sendika içinde aktif olarak yer almamalarının önündeki önemli engellerden birisi de iş, aile ve sendika işini uzlaştırma görevini sürekli ve yeniden üstlenmek zorunda kalmaları. “Kadınlar sendikalaşmaya daha az eğilimlidirler”, “Sendikal faaliyetlere katılmak istemiyorlar” gibi yargılar çoğu zaman doğru olmakla birlikte sendikalar bu yargıyı kendi paylarına düşen sorumluluğu görmezden gelmek için de kullanabiliyor. Sadece kadınlar için değil örneğin kadın-erkek taşeron işçilerin, atipik çalışan işçi grupların, veya engelli işçilerin örgütlenmesine yönelik olarak da verilerin değişmez olduğunu kabul ederek politika geliştiriyorlar.”Evrensel gazetesi’nin Yrd. Doç. Betül Urhan’la işçi kadınların sendikalarda var olma mücadelesine dair yaptığı söyleşiden.

“Kadın ve sendika deyince sorunlar ve engellerden çok yapıya bakmak gerektiğini düşünüyorum. Yapı, ayrımcı bir dili ve işleyişi yeniden üreterek sorunların devamını sağlıyor. Türkiye toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin belki de en yoğun yaşandığı ülkelerden birisi. Sendikaların bu yapı ile bir sorunları var mı? Gündemlerinde mi? Sendikalarda kadın sorunu deyince erkek sendikacıların alaycı gülümsemeleri bir yana, bu konudaki en büyük sorun, çıkarları ve sorunları kadın erkek olarak ayırmanın işçi sınıfını böleceği, sendika içinde kadınları marjinalleştireceğine ilişkin iyi niyetli(!) yargılardır. Birincisi işçi sınıfı homojen değildir. Sendikalar bunu görüyor aslında. Ancak hâlâ geleneksel sendikal paradigma, emek piyasasının baskın bir unsuruna dönüşmüş olan atipik çalışan işçileri ve grupları örgütlenme kapsamının dışında tutuyor. Bu, sendikal hareketin bugünkü zayıflamasının en önemli nedenidir. İkincisi bir süreç olarak dayanışma, işçi sınıfı içindeki farklılığı görmezden gelmeyi ya da dışarıda bırakmayı değil, bu farklılığı aşma çabasını ifade eder. Bu çaba ise farklılığı bastırmak yerine dahil etmek stratejisinden yararlanarak bir amaç birliği ve uyum yaratarak güç kazanmak anlamına gelir. Sermaye işçi sınıfının içindeki farklılıkları derinleştirmeye yönelik stratejiler izliyor. Sendikalar da bu farklılıkları yok sayarak veya görmezden gelerek sermayenin stratejisine hizmet ediyor. O halde diğer grupların olduğu gibi kadınlara özgü farklı çalışma koşulları, sorunları ve davranış biçimlerinin olduğunun kabul edilmesi öncelikli sorun. Genelde işçiler arasında özelde kadınlar arasında sendikalaşma oranının düşük olması da en temel sorunlardan birisi tabi ki. Ancak Türkiye’de sendikaların üyeleri, özellikle de kadın üyeler ile kurmuş olduğu ilişkinin bir o kadar sorunlu olduğu ortada. Oldukça merkezileşmiş ve bürokratikleşmiş bir iç örgütlenmeye sahip olan sendikalar, sendika içi demokrasiyi sağlayamamış, üyenin sendikaya yabancılaşmasına engel olamamışlar. Farklı çalışma koşullarına ve taleplere sahip grupların sendika içindeki temsilinin zayıf olması bu sorunun temel kaynağını oluşturuyor. Kadınlar söz konusu olunca temsiliyet en düşük düzeyde kalıyor. Kadınların sendika içinde aktif olarak yer almamalarının önündeki önemli engellerden birisi de iş, aile ve sendika işini uzlaştırma görevini sürekli ve yeniden üstlenmek zorunda kalmaları. “Kadınlar sendikalaşmaya daha az eğilimlidirler”, “Sendikal faaliyetlere katılmak istemiyorlar” gibi yargılar çoğu zaman doğru olmakla birlikte sendikalar bu yargıyı kendi paylarına düşen sorumluluğu görmezden gelmek için de kullanabiliyor. Sadece kadınlar için değil örneğin kadın-erkek taşeron işçilerin, atipik çalışan işçi grupların, veya engelli işçilerin örgütlenmesine yönelik olarak da verilerin değişmez olduğunu kabul ederek politika geliştiriyorlar.”

Evrensel gazetesi’nin Yrd. Doç. Betül Urhan’la işçi kadınların sendikalarda var olma mücadelesine dair yaptığı söyleşiden.

1 note

“Açık söyleyelim: Türkiye’de çalışanların kıdem tazminatı sorunu yoktur. Sadece konuyla ilgili yasaların uygulanmaması, kısaca kanun hakimiyeti sorunu vardır. Sorun, işverenlerin yasaları çiğneyerek çalışanın kıdem tazminatını gasp etmesine devletin seyirci kalmasıdır. Bunun dışında bir sorun yoktur. Kıdem tazminatı ile ilgili sorunu olanlar işverenlerdir. İşverenler on yıllardır kıdem tazminatını “yük” olarak görmekte ve budanması ve hatta kaldırılması için bitmeyen bir mücadele yürütmektedirler. Meselenin özü budur. İşverenler daha düşük maliyet ve daha kolay işçi çıkarabilmek için, daha fazla esneklik için kıdem tazminatını “sorun” olarak, günah keçisi olarak ilan etmektedirler. Dikkat edilmesi gereken tehlike, kıdem tazminatının tartışmaya açılmasıdır. “Tartışalım, konuşalım, soruna birlikte çözüm üretelim” yaklaşımı ile kıdem tazminatının bir “sorun” olduğu kabul ettirilmeye çalışılıyor. “Kıdem tazminatını masaya yatıralım, soruna çözüm bulalım” tuzağına düşmemek gerekiyor. Tecrübeyle sabittir. İşçiler-sendikalar ne zaman kazanılmış haklarını müzakere etmeye başladılarsa kaybettiler. Bunun somut örneği “sosyal güvenlik reformu” olmuştur. Kıdem tazminatı sendikal hareket için “kırmızı çizgi” olarak korunmalıdır. Kuşkusuz kırmızı çizgiler konusunda tartışma yapılması abes olur. Türk-İş diğer emek ve meslek örgütleriyle birlikte bu kırmızı çizgiyi savunmak için ortak bir tutum almalı ve bunun gereklerini şimdiden yapmalıdır. Kıdem tazminatı konusunda müzakereye değil mücadeleye ihtiyaç var.”Aziz Çelik’in Birgün’deki ‘Kırmızı çizgi: Kıdem tazminatı’ başlıklı yazısından.

“Açık söyleyelim: Türkiye’de çalışanların kıdem tazminatı sorunu yoktur. Sadece konuyla ilgili yasaların uygulanmaması, kısaca kanun hakimiyeti sorunu vardır. Sorun, işverenlerin yasaları çiğneyerek çalışanın kıdem tazminatını gasp etmesine devletin seyirci kalmasıdır. Bunun dışında bir sorun yoktur. Kıdem tazminatı ile ilgili sorunu olanlar işverenlerdir. İşverenler on yıllardır kıdem tazminatını “yük” olarak görmekte ve budanması ve hatta kaldırılması için bitmeyen bir mücadele yürütmektedirler. Meselenin özü budur. İşverenler daha düşük maliyet ve daha kolay işçi çıkarabilmek için, daha fazla esneklik için kıdem tazminatını “sorun” olarak, günah keçisi olarak ilan etmektedirler. Dikkat edilmesi gereken tehlike, kıdem tazminatının tartışmaya açılmasıdır. “Tartışalım, konuşalım, soruna birlikte çözüm üretelim” yaklaşımı ile kıdem tazminatının bir “sorun” olduğu kabul ettirilmeye çalışılıyor. “Kıdem tazminatını masaya yatıralım, soruna çözüm bulalım” tuzağına düşmemek gerekiyor. Tecrübeyle sabittir. İşçiler-sendikalar ne zaman kazanılmış haklarını müzakere etmeye başladılarsa kaybettiler. Bunun somut örneği “sosyal güvenlik reformu” olmuştur. Kıdem tazminatı sendikal hareket için “kırmızı çizgi” olarak korunmalıdır. Kuşkusuz kırmızı çizgiler konusunda tartışma yapılması abes olur. Türk-İş diğer emek ve meslek örgütleriyle birlikte bu kırmızı çizgiyi savunmak için ortak bir tutum almalı ve bunun gereklerini şimdiden yapmalıdır. Kıdem tazminatı konusunda müzakereye değil mücadeleye ihtiyaç var.”

Aziz Çelik’in Birgün’deki ‘Kırmızı çizgi: Kıdem tazminatı’ başlıklı yazısından.

2 notes

“Proteksan Turkuaz Tersanesinde 4 yılı taşeronda olmak üzere 7 yıldır çalışan Lokman Ceylan’ın bir gün çalışırken dizinden “kut” diye bir ses gelmiş. İki üç ay dizindeki ağrı ile çalışan, daha sonra doktora gittiğinde menisküs olduğunu öğrenen Ceylan, o şekilde 9-10 ay çalıştığını söyleyerek, “Doktor bana ayakta çalışamazsın demişti. Ama ayakta çalıştırılmaya devam ettiğim için ağrılarım çok fazla oluyordu. Hafif ağrılarım olduğu zaman çalıştım. Teknenin bitmesini bekledim ameliyat olmak için” dedi. Aynı zaman diliminde tersaneden işçilerin grup grup Meslek Hastalıkları Hastanesine gönderildiğini aktaran Ceylan, 15 civarında işçi gittikten sonra yeni işçileri göndermekten vazgeçtiklerini, hastaneye giden işçilerin meslek hastalığına yakalandığının ortaya çıktığını söyledi. Kan ve idrardaki kimyasalların tedavi edilmemesi durumunda sinir sistemini yok ederek, felce neden olduğunu aktaran Ceylan, tüm yat ve gemi sektöründe kullanılan boya, boru, plastik boru, macun, vernikte bu kimyasalların bulunduğunu söyledi. Ceylan, “Kim olur olursa olsun  her yer toz zaten, herkes soluyor bunu. Mesela ben borucuyum. Ben dumanı daha çok çekiyorum onlar daha az çekiyor. Boyacı da boya tozunu daha çok çekiyor, ben daha az çekiyorum. Maske falan veriyor ama ne kadarını engeller ki? Yüzde 50’sini engellese yüzde 50’sini yutuyoruz. Arkadaşın bir tanesi revire gidiyor, ciğer filmi çektiriyor doktor ‘sigarayı bırak’ diyor, ama o arkadaşımız hayatında hiç sigara içmemiş. Sigara içmeyen bir adamın ciğerleri ne kadar dolmuş” diyor. “Eskiye bakıyorum eski ben, ben değilim. Kollarda uyuşma, uykusuzluk, gözlerde rahatsızlık vardı. Ben kendim gittim hastaneye” diyen Ceylan, yapılan testlerin ardından kanında ve idrarında yüksek oranda solvente rastlandığını ve bu oranı düşürmek için 10 gün hastanede yattığını söyledi. 6 ay sonra kendisini yeniden kontrole çağırdıklarını aktaran Ceylan, “Benimle birlikte 4-5 kişi aynı anda yattık orda. O zaman insan kaynakları müdürümüz ile şefimiz hastaneye geldi, bizi ziyaret etmediler, Başhekimi ziyaret edip gitmişler. Ne konuştuklarını bilemiyoruz” dedi. Hastanede kendisine ‘ayakta çalışamaz’ raporu verilmesine rağmen ayakta iş yapmaya devam etmek zorunda kaldığını söyleyen Ceylan, menisküs ameliyatı olduğunu, 45 günlük raporun ardından tersaneye gittiğinde, ‘işi savsakladığı, iş düzenini kötüye kullandığı’ gerekçesiyle işten atıldığını öğrenmiş. Ceylan, hem haksız yere işten atıldığı hem de meslek hastalığına yakalandığı için Proteksan Turkuaz tersanesi hakkında dava açtı.” (kaynak: evrensel)

“Proteksan Turkuaz Tersanesinde 4 yılı taşeronda olmak üzere 7 yıldır çalışan Lokman Ceylan’ın bir gün çalışırken dizinden “kut” diye bir ses gelmiş. İki üç ay dizindeki ağrı ile çalışan, daha sonra doktora gittiğinde menisküs olduğunu öğrenen Ceylan, o şekilde 9-10 ay çalıştığını söyleyerek, “Doktor bana ayakta çalışamazsın demişti. Ama ayakta çalıştırılmaya devam ettiğim için ağrılarım çok fazla oluyordu. Hafif ağrılarım olduğu zaman çalıştım. Teknenin bitmesini bekledim ameliyat olmak için” dedi. Aynı zaman diliminde tersaneden işçilerin grup grup Meslek Hastalıkları Hastanesine gönderildiğini aktaran Ceylan, 15 civarında işçi gittikten sonra yeni işçileri göndermekten vazgeçtiklerini, hastaneye giden işçilerin meslek hastalığına yakalandığının ortaya çıktığını söyledi. Kan ve idrardaki kimyasalların tedavi edilmemesi durumunda sinir sistemini yok ederek, felce neden olduğunu aktaran Ceylan, tüm yat ve gemi sektöründe kullanılan boya, boru, plastik boru, macun, vernikte bu kimyasalların bulunduğunu söyledi. Ceylan, “Kim olur olursa olsun  her yer toz zaten, herkes soluyor bunu. Mesela ben borucuyum. Ben dumanı daha çok çekiyorum onlar daha az çekiyor. Boyacı da boya tozunu daha çok çekiyor, ben daha az çekiyorum. Maske falan veriyor ama ne kadarını engeller ki? Yüzde 50’sini engellese yüzde 50’sini yutuyoruz. Arkadaşın bir tanesi revire gidiyor, ciğer filmi çektiriyor doktor ‘sigarayı bırak’ diyor, ama o arkadaşımız hayatında hiç sigara içmemiş. Sigara içmeyen bir adamın ciğerleri ne kadar dolmuş” diyor. “Eskiye bakıyorum eski ben, ben değilim. Kollarda uyuşma, uykusuzluk, gözlerde rahatsızlık vardı. Ben kendim gittim hastaneye” diyen Ceylan, yapılan testlerin ardından kanında ve idrarında yüksek oranda solvente rastlandığını ve bu oranı düşürmek için 10 gün hastanede yattığını söyledi. 6 ay sonra kendisini yeniden kontrole çağırdıklarını aktaran Ceylan, “Benimle birlikte 4-5 kişi aynı anda yattık orda. O zaman insan kaynakları müdürümüz ile şefimiz hastaneye geldi, bizi ziyaret etmediler, Başhekimi ziyaret edip gitmişler. Ne konuştuklarını bilemiyoruz” dedi. Hastanede kendisine ‘ayakta çalışamaz’ raporu verilmesine rağmen ayakta iş yapmaya devam etmek zorunda kaldığını söyleyen Ceylan, menisküs ameliyatı olduğunu, 45 günlük raporun ardından tersaneye gittiğinde, ‘işi savsakladığı, iş düzenini kötüye kullandığı’ gerekçesiyle işten atıldığını öğrenmiş. Ceylan, hem haksız yere işten atıldığı hem de meslek hastalığına yakalandığı için Proteksan Turkuaz tersanesi hakkında dava açtı.” (kaynak: evrensel)

2 notes

“Ancak karşı koyup direnirsek adına sınıf savaşı derler”

“Ancak karşı koyup direnirsek adına sınıf savaşı derler”

5 notes